BÜYÜK GÜNEY AMERİKA TURU

"KOLOMBİYA-PERU-BOLİVYA-ŞİLİ (ATAKAMA ÇÖLÜ)

21 Ocak - 04 Şubat 2024

Otovalo Kechua pazarı

Kechua yerlilerinin yaşadığı ve onların el emeklerinden oluşan ürünlerin satıldığı dünyaca ünlü Otovalo Kechua pazarı

Cuzco

İspanyol generali Pizzaro tarafından tüm altınların eritilip ispanyaya gönderildiği Güneş tapınağı

Machu Picchu

2750 metredeki bir dağın tepesinde yer alan İnka şehri


Titicaca

3800 metre yükseklikte bulunan Dünya’nın en yüksek gölü


Program (14 gün)

1. Gün 21 Ocak 2024 PazarİSTANBUL–BOGOTA

Sabah saat 06.30’da İstanbul Havalimanı THY Kontuarı önünde buluşma. Gerekli işlemlerden sonra saat 09:30’da THY ile direk Bogota’ya uçuş. Saatlerimizi 7 saat geri aldığımız için aynı gün 14:55’de Bogota’ya varıyoruz. Özel aracımızla 2400 metre yükseklikte bulunan Bogota’daki otelimize gidiyoruz. Konaklama Bogota’da.

2. Gün 22 Ocak 2024 PazartesiBOGOTA

Sabah kahvaltısının ardından özel aracımız ve yerel rehberimiz eşliğinde başkenti gezmeye başlıyoruz. İlk durağımız teleferikle şehri yukarıdan kuşbakışı göreceğimiz Monserrat Tepesi. Buradan şehrin manzarasını seyrediyoruz. Sonrasında altın Müzesi’ni geziyoruz. İspanyol istilası sırasında efsaneye konu olmuş Eldorado altınlarının izini süreceğiz. Ardından Bolivar Meydanını geziyoruz. Botero Müzesi’nin bazı bölümlerini gördükten sonra renkli caddeleriyle meşhur La Candelaria Caddesini dolaşıp renkli evleri ve değişik mimari tarzdaki sokakları geziyoruz. Konaklama Bogota’da.

3. Gün 23 Ocak 2024 SalıBOGOTA-CUZCO

Sabah kahvaltısından sonra check out yapıyoruz ve havalimanına gidiyoruz. Buradan yerel havayolları ile Lima üzerinden İnkalar’ın tarihi başkenti Cuzco’ya uçuyoruz. Öğleden sonra Cuzco’ya varışımızın ardından özel aracımızla otelimize geçiyoruz. Yerleştikten sonra tarihi şehri gezmeye başlıyoruz. İlk durağımız Plaza De Arms Meydanı. Katedrali ve Müzeyi geziyoruz. Geceleme Cuzco’da.

4. Gün 24 Ocak 2024 ÇarşambaCUZCO-MACHU PİCCHU

Sabah kahvaltısından sonra önce özel araçla Olantaytampo’ya gidiyoruz. Sonrasında ise trenle güzel vadilerden geçip. Güney Amerika’nın en önemli dünyanın da sayılı tarihi ve turistik mekanlarından biri olan ve kuruluş yeri itibariyle akıllara durgunluk veren İnkalar’ın kayıp kenti Machu Picchu’ya gidiyoruz. Aquas Calientes’te trenden inerek otobüslere binip kayıp kente rahatça ulaşıyoruz. 2750 metredeki bir dağın tepesinde yer alan ve yapılışından yüzyıllar sonra 1911’de bir lama çobanının bulduğu bu efsane şehri rehberimiz eşliğinde tarihi ve kültürel yapısını da tanıyarak geziyoruz. Dönüşte trene binmerden önce tarihi kasabada alışveriş imkanı buluyoruz. İnkalar’a ait başka bir şehir olan Urubamba Vadisi’nda kurulmuş Olnantaytampo şehrine trenle gelip oradan da özel aracımızla 2 saatlik bir yolculuk sonrası Cuzco’ya dönüyoruz. Konaklama Cuzco’da.

5. Gün 25 Ocak 2024 PerşembeCUZCO-SAKSAYAVAMAN-PİSAK-CUZCO

Sabah kahvaltısının ardından Güney Amerika tarihinin en büyük uygarlıklarından biri olan İnkalar’ın başkenti ve onun çevresindeki kalıntıları ve yerel kültürü tanımaya çıkıyoruz. Başkenti tam tepeden görecek bir yükseltide bulunan Sacsayhuaman (seksi women!!) kale ve surlarını, Tambomachay kaplıcalarını. Daha sonra Cuzco’ya 1 saatlik mesafede bulunan Urubamba Vadisi etrafında kurulmuş yerleşmeleri geziyoruz. Burada bir lama çiftliğine uğruyor ve İnka kültürünü aynen koruyan bir köyü ziyaret ediyoruz. Öğle vakti yerlilerin el emeği ürünlerinin satıldığı Pisac kasabasını ve Pisac pazarını gezip alışveriş yapıyoruz. Öğleden sonra tekrar Cuzco’ya dönüp ünlü taş sokaklı Hatunrumiyok Caddesini geziyoruz. Konaklama Cuzco’da.

6. Gün 26 Ocak 2024 CumaCUZCO-PUNO-UROSLAR

Sabah kahvaltısın ardından Cuzco’ya veda ediyoruz. And Dağları’nın eteklerinden güneye doğru yol alırken, yollarda bol bol molalar veriyoruz. Bu molalarda yerel pazarlar, şelaleler gezerek ikindi vakti Titicaca Gölü kıyısındaki Puno kentine varıp otelimize yerleşiyoruz. Sonrasında göl kıyısına gidip özel bir tekneyle yüzen ada Uroslar’a gidiyoruz. Burada kendine özgü bir yaşam süren geleneksel Uros halkının günlük yaşamını yakından görüyoruz. Sonrasında tekrar Puno’ya dönüyoruz. Akşam Puno’nun meşhur trafiğe kapalı Anaca caddesinde bir tur atıp yemekli gösteriye katılıyoruz. Konaklama Puno’da.

7. Gün 27 Ocak 2024 CumartesiPUNO-TİVANAKU (BOLİVYA)

Sabah kahvaltının ardından Puno’dan ayrılıyoruz. Ardından iki saatlik bir yolculuk sonrası Peru’ya veda ederek Bolivya’ya geçiyoruz. Öğleden sonra İnka tarihinde çok önemli bir yer teşkil eden erken İnka dönemi tarihi kalıntılarının bulunduğu Tivanaku kalıntılarını geziyoruz. Ardından ise El Alto uydu kentinden geçip dünyanın en yüksek başkenti olan La Paz’a varıyor ve şehrin tam merkezinde bulunan otelimize yerleşiyoruz. Konaklama La Paz’da. La Casana Hotel Boutique

8. Gün 28 Ocak 2024 PazarLA PAZ

Sabah kahvaltısının ardından tam gün La Paz’ı geziyoruz. Önce şehrin hemen çevresinde bulunan ünlü Ay Vadisi’ni geziyoruz. Burada vadi içinde And Dağları’nın yöresel müzik enstrümanı olan Panflüt eşliğinde vadide keyifli bir yürüyüş yapıyoruz. Sonrasında merkeze dönüp ülkenin tüm tarihine tanıklık eden Plaza Murillo Meydanı’na gidiyoruz. Evo Morales’in başkanlık sarayı, Katedral, San Fransisko Meydanı, Kültür ve sanat caddeleri, güzel sanatlar ve altın müzesini geziyoruz. Öğle yemeğini tarihi Torino restoranında alıyoruz. Öğleden sonra ise büyücüler çarşısını gezip sonrasında alışveriş için serbest kalıyoruz. Konaklama La Paz’da.

9. Gün 29 Ocak 2024 PazartesiLA PAZ-UYUNİ

Sabah erken kahvaltı sonrası havalimanına transfer oluyoruz ve buradan saat 07:30’da iç uçuşla ülkenin güneyinde bulunan Uyuni’ye uçuyoruz. Saat 10:10’da Uyuni’ye varışımızın ardından özel 4X4 araçlarımız ve yerel rehberimiz eşliğinde bir doğa harikası olan ve yılın belirli döneminde tuz gölü, belirli dönemlerinde ise tuz çölü olan Salor de Uyuni’yi geziyoruz. Burada tuzdan yapılmış ev ve ev gereçleri ve çeşitli tuz aktiviteleri gerçekleştiriyoruz. Tabii çok güzel yansımalı fotoğraflar da çekiyoruz. Tur sonrası sınırı geçiyor ve Şili’nin Calama kentine varıyoruz. Konaklama Kalama’da.

10. Gün 30 Ocak 2024 SalıCALAMA-SAN PEDRO DE ATACAMA (Şili)

Sabah kahvaltının ardından 1 saatlik bir yolculukla Atakama Çölü’nün sıra dışı yerleşim yeri olan San Pedro de Atacama’ya gidiyoruz. Burada bulunan müzeyi geziyor ve sonrasında Ay Vadisi’nda yürüyüşe gidiyoruz. Aynı zamanda Hot Spring termal suları göreceğiz. Akşam üzeri ise tekrar özel aracımızla Calama’ya dönüyoruz. Konaklama Calama’da.

11. Gün 31 Ocak 2024 ÇarşambaCALAMA- SANTİAGO

Sabah kahvaltısının ardından havalimanına gidiyor ve yerel havayolları ile Şili’nin başkenti Santiago’ya hareket ediyoruz. Öğleden sonra Santiago’ya varışımızın ardından otelimize transfer oluyoruz. Sonrasında hep birlikte şehir merkezine gidip Santiago meydanı ve çevresinde dolaşıyoruz. Konaklama Santiago’da.

12. Gün 01 Şubat 2024 PerşembeSANTİAGO

Sabah alınacak kahvaltıdan sonra özel aracımız ve yerel rehberimiz eşliğinde önce And Dağları’nın güzel manzaralı şehri tepeden görmek için teleferikle yukarıya çıkıyoruz ve şehrin manzarasını izliyoruz. Sonrasında ünlü şair Pablo Neruda’nın müze evini geziyoruz. Ardından Şili kültürünün yansıtıldığı minyatür kültür ve sanat merkezini geziyoruz. Müze gezimizden sonra ise alışveriş için serbest zaman. Konaklama Santiago’da

13. Gün 02 Şubat 2024 CumaVALPARAİSO

Sabah kahvaltı sonrasında 1.5 saat mesafede bulunan ve okyanus kıyısında yer alan sayfiye kenti Valparaiso’ya gidiyoruz. Burada liman bölgesini ve renkli sokakları geziyoruz. Güzel bir mekana gidip deniz ürünleri yiyoruz. Akşam vakti havalimanına gidiyor ve buradan Arjantin Havayolları ile Buenos Aires’e uçuş gerçekleştiriyoruz. Gece Buenos Aires’e varışımızın ardından otelimize transfer oluyoruz. Geceleme Buenos Aires’te.

14. Gün 03 Şubat 2024 CumartesiBUENOS AİRES- İSTANBUL

Sabah kahvaltısından sonra otelden check out yapıyoruz ve valizleri otele bırakıyoruz. Sonrasında serbest zaman. Akşam vakti havalimanına transfer. Saat 23:55’te THY’nin tarifeli seferiyle İstanbul’a hareket ediyoruz. Turumuz 4 Şubat Pazar günü saat 22:30’da İstanbul Havalimanı’nda sona eriyor.

Yorumlar: Bu gezi hakkında görüş bildiren kişiler

Tura katılan kişi sayısı :

Kişi 1:

Yorum 1

Kişi 2:

Yorum 2

Kişi 3 :

Yorum 3


Görüş Bildirin

En özgün başkent: LA PAZ

Dünya’nın en yüksek başkenti La Paz’daki üçüncü günümü kentin tarihi mekanlarına ve yerel marketlerine ayırdım. Otelimin hemen üstünde bulunan Murillo Meydanı’ndan güne başladım. Meydanın iki yanında bulunan ve özel bir mimarisi olan Kongre binası ile başkanlık sarayı’nı izin verilen ölçülerde gezdim. Hemen yanındaki büyük katedral ve onun bir köşesinde bulunan Sanat Müzesi de görülmeye değer yerlerdi. Birkaç sokak ilerleyip kentin belkide en çok görülmeye değer yerlerinden biri olan gümüş ve altının işlenme serüveninin anlatıldığı müzeye gittim. Yanındaki bir başka müzede yüz yıl boyunca bütün komşularıyla yapılan savaş anlatılırken yine çok ilgimi çeken enstrüman müzesine girdim. Başta And Dağları’nın milli müzik aleti olan pan flütün her türlü versiyonu olmak üzere birbirinden iliginç yüzlerce enstrüman bulunuyordu. Tarihi mekanları bitirdikten sonra bir başka meydan olan San Fransisco Kilisesi’nin arkasındaki Sagarnaga yokuşunu çıkarak yerel kültürün her türlü ürünlerinin satıldığı market ve dükkanların bulunduğu sokakları turladım. Bu sokalardan en ilginci Cadılar Pazarı. Bu pazarda her türlü büyücülük malzemeleri satılıyor. Özellikle İnka kültüründe büyücülük çok yaygınmış. Tarihten beri bu bölgede en önemli büyücülük malzemesi ise ölmüş lama yayrusu ya da lama ceninleri. Bazı dükkanların önü Pacahamam denilen bu lama fetuslarıyla dolu. Değişik bitki kökleri ve bu fetuslar büyünün dışında tedavi amaçlıda kullanılıyor. Bu bölgedeki ara sokaklardan hangisine girerseniz girin sizi şaşırtacak bir şeylerle mutlaka karşılaşıyorsunuz. En ilginci ise; sebze ve meyvelerin satıldığı sokak marketlerindeki alıcı ve satıcı kadınlerın görüntüler. Yine hepsi geniş etekli, kalın örme kazaklı, aynı renk ve desende kumaşlardan yapılmış sırtı bohçalı, kafası fötr şapkalı ve uzun fistanlarına sarılmış mutlaka birer çocuk bulunuyor. Bu asil görüntüleriyle kadınlar kendilerine bakan insanlarda derin bir saygı uyandırıyor. Onlarla göz göze geldiğinizde gururlu bakışları ve hayata ttutunuşları karşısında duyduğunuz saygı bir kat daha artıyor ve içinizde önlerinde eğilme isteği beliriyor. Uzakdoğu’nın en fedakar kadınlarının bulunduğu Çinhindi coğrafyasında olduğu gibi bu coğrafyalarda da aile hayatının önemli bir yükü kadınların sırtına yüklenmiş durumda. Her biri bir köşe başını tutmuş. Kimi el örgüsü kazaklarını, kimi koca bir tencerede yaptığı yemeği, kimi kendine has bir yöntemle sıktığı meyve sularını, kimi şifa veren çeşitli otları, kimi haşladığı mısırları, kimi bahçesinden topladığı çeşitli sebzeleri satarak çocuklarının karnını doyurmaya çalışıyor. Şimdi bu inanlara saygı duyulmazda ne yapılır? Yolunuz bu bölgeye düşmüşken mutlaka birde Koka Müzesi’ne uğramanız önerilir. Bu ülkede hükümetler devirecek kadar büyük öneme sahip koka bitkisinin serüveni ve bir çok kullanım alanı örnekleriyle anlatılıyor. Koka’nın bu kültürde yüzlerce kullanım alanının olduğunu görüyorsunuz ama bu ülkede onca koka olmasına rağmen yapılmayan ve kullanılmayan tek şey kokain. O halde Morales’in söylediği gibi Amerika istiyor diye niye vaz geçsinler bu denli önemli bitkilerinden. Kentin renkli sokaklarını gezerken tamamen buraya özgü bir olayı daha farkettim. On gün boyunca bu ülkenin hem Şili hem Arjantin kesiminden başlayıp bir çok köy kasaba ve şehrini dolaştım ama bu ülkede insan hayatının, giyiminin, kuşamının, kır ve şehir arasında hatta başkentte bile hiç değişmediğini gördüm. Diğer Latin ülkelerinin başkentlerine gittiğinizde genellikle Avrupa tarzı mimariler ve modern giyimli insanlarla karşılaşırken, burada başkentte olmanıza rağmen ülkenin en kırsal kesiminden bile insan figürlerini sokaklarda alabildiğine görebiliyorsunuz. Gezdiğim onca ülkenin farklı yüzlerini tanımak için mutlaka kırsal kesimlerinede gitmeyi yeğler ve modern kentlerin yaşamlarının arkasına gizlenmiş hayatlara tanıklık etmeye çalışırdım. Oysa bu ülkede başkentin kalbinin attığı sokaklarda bile Andların eteklerinde yaşayan en orjinalinden Aymara köylülerinin yaşantısına da tanıklık edebiliyorsunuz. İşte La Paz’ı diğer dünya kentlerinden ayıran en önemli özellik bu. Bu özelliğiniden dolayı Latin Amerika’yı görmeyi planlayanların mutlaka La Paz’ı da progrmalarına dahil etmeleri gerekiyor. Çünkü bu kentin sokakları Güney Amerika’nında en orjinal sokaklarını oluşturuyor. Burada her köşe başı ayrı bir ekonomik ve sosyal hayatın izlerine yansıtıyor. Başkentin yansıttığı tüm bu orjinalliğe ramen yinede önceki hükümetlerin izlediği politikaların sonucunda ülkenin doğal zenginliklerini kullanarak belirli bir ekonomik güce ulaşan küçücük bir azınlığın yaşadığı lüks semtlerde yok değil. Yerli halktan arınmış olarak yaşayan Avrupa kökenli Bolivyalılar’ın yaşadığı 20 de Octubre Caddesi ve onun çevresi etrafı yüksek duvarlarla çevrili lüks villaları ve son derece modern yapılmış dev iş merkezleriyle bir Avrupa semtinden farksız görünüyor. Yolunuz bu semte düştüğünde ortalıkta yerel kültürden eser kalmadığını görebilirsiniz. Özel güvenliklerin önünde nöbet tuttuğu son derece lüks alışveriş merkezileri ile şık restaurant ve kafeler’in önüne park etmiş pırıl pırıl otomobillerin içinden çıkan bakımlı gençlere rastlamanız mümkün. (Her ne kadar Moralesi’in iktidara gelmesiyle bir bölümü Amerika ve Avrupaya gitmiş olsa da.) MORALESLE YÜZ YÜZE 16 Temmuz, La Paz’ın kuruluş yıldönümü. Kutlamalar bu akşamdan başlayıp yarın akşama kadar devam edecek. Plaza Murillo’daki yerimizi aldık. Bu sırada mahşeri kalabalık çoktan geçiş törenine başlamıştı. O da ne? Uzaktan baktığımda geçiş yapan gruplar protokolün önündeki aprona çıkmış olan Evo Morales’i selamlıyorlar. O anda geçiş yapan tüm grupları yararak protokolün tam karşısındaki yerimi aldım. Gerçekten de bir Aymara yerlisi. İlk bakışta insana başkanmış imajı vermiyor. Bunda giydiği sıradan bir kazak ve montun da etkisi var. Yüzünde çok doğal ve samimi bir ifade var. Saatler ilerledikçe protokolün önünden geçen grupların renkliliği artıyor. İtfaiyecilerden dağcılara, meslektaşları lama çobanlarından koka üreticisi çiftçilere, ülkenin her türlü sosyal ve ekonomik özelliklerini yansıtan, bir ölçüde meslek loncalarının geçişleri yapılıyor. Meydanı dolduran halkın gözü ise gruplardan çok Moralesi’in üzerinde. Ara sıra ona bağlılıklarını belirten sloganlar atıyorlar. Gecenin ilerleyen saatlerinde sayın başkanla ertesi gün yapılacak olan resmi törende yeniden karşılaşmak üzere meydandan ayrıldım. Ertesi gün La Paz’ın kuruluşunun 177. yıldönümünü hep birlikte kutlamak için yeniden başkanlık sarayının önündeki yerimizi aldık. Tören ilk olarak meydanın ve başkanlık sarayının hemen yanındaki kilisede başladı. Bu defa ona daha da yaklaşıp yakından fotoğraflarını çekebilmek için bir yolunun bulup basın mensuplarının içine dalarak en uygun pozisyonumu aldım. Baş rahibin uzun konuşması en çok başkanı sıkımş olacak ki; sıkıldığı yüz ifadesine tamamen yansıyordu. Kah ayağını uzatıyor, kah esniyor, kah uyumamak için gözlerini ovuşturuyor. Doğrusu bir başkanın tüm objektifler üzerindeyken bile bu kadar doğal davranabildiğine şaşmamak elde değil. Bense bu uzun konuşmadan faydalanıp başkanın kendi özel arşivim için kare kare fotoğrafını çekiyorum. Halkın beğenisi bir kenera askerler bile Morales’e büyük saygı gösteriyorlardı. Aslında o bir bakıma sadece Bolivya’nın şimdiki lideri değil, beş yüz yıllık bir hasretin sonucu iktidara gelmiş tüm Latin Amerika’nın yerli halklarının başkanlığını temsil ediyordu. Akşam vakti gün batımında başkenti yüksek bir tepeden seyretmek için havaalanı yolundaki Manzara Tepesi’ne çıktım. İllimanı Dağı başkentin üzerine asılmış değerli bir tablo gibi duruyordu. Onun gölgesindeki şehir ise etrafı kırmızı tuğlalı sıvasız gecekondularla çevrilmişti. Bir futbol sahasında futbol yerine köpek yarışları yapılıyordu. Sanki bir tepeden değilde bir uçağın camından ya da 4000 metre yüksekseğe çıkıp bir paraşütten seyrediyordum başkenti. La Paz’a gelenlerin mutlaka buraya gelip şehri temaşa etmelerini öneriyorum. Dönüşte buraya özgü ön tarafı kamyonların ön kısmı gibi uzun olan renkli mi renkli minibüslerdenbirine bindim. Şehrin caddelerindeki özgünlüğün en önemli göstergelerinden biri de bu şehir içi yolcu minibüsleri. Çok eski yapım olmalarına rağmen renk ve desenleriyle o kadar şirinler ki herhangi birine nereye gittiğini sormadan atlayıp beş on kuruşa yolculuk yapabilirsiniz. Yolunuz buralara kadar düşmüşken birde la Paz’ın biraz dışında bulunan Valle La Luna’ya (Ay vadisi) gitmeniz gerekiyor. Şehrin güneyindeki dere yatağından ilginç yer şekillerini geçerek bir süre tırmandıktan sonra Ay vadisi’ne ulaşılıyor. Vadi gerçekten de görülmeye değer. Hele de gün batımında gitmişseniz. Hem akarsu aşındırması hem de sel sularının biriktirmesiyle oluşmuş konglomeraların yol açtığı birbirinden ilginç yer şekilleri var. Bazı bölümler ise peribacalarını andırıyor. Bir tek üstündeki bazalt taşları eksik. Derin çukurluklar, dev çıkıntılar bölgeyi albenisi yükseki bir kanyon haline geitiryor. Aşırı yıkanmadan dolayı tuzlaşmış yüzeylerde dev kaktüslerede restlamak mümkün. Ara sıra minibüslerde buraya gelip gidiyor ama taksiyle gitmek daha uygun. Bolivya’da taksiler çok ucuz. Şehir içinde gittiğiniz her yer en fazla 20 Bolivyanos tutuyor. Bu da üç TL’yi geçmiyor.

GÜNEŞİN KUTSAL KENTİ CUSCO/PERU

Titicaca Gölü’nün Bolivya ağayını tamamladıktan sonra karayoluyla Güney Amerika gezimin bir sonraki durağı olan Peru’ya geçmek için sınır kapısına geldim ve daha önce İtalya’dan aldığım vize ile Peru’ya giriş yaptım. (Peru diğer Güney Amerika ülkelerinin aksine Paraguay ile birlikte Türkiye’den vize istiyor ve bu vizede ancak İtalya’dan alınabiliyor). Gerek sınır kapısında karşılaştğım görevliler, gerekse eski bir minibüsle Juli kasabasına kadar yaptığım yolculuk sırasında edindiğim ilk izlenimler bu insanların Bolivyalılar’dan biraz farklı olmasıydı. Burada insanlar çevrelerine karşı daha ilgisiz, daha soğuk bakışlı ve tenleri daha siyahtı. Peru’nun nüfusu Bolivya’nın üç katına yakın olduğu için (29 Milyon) haliyle ortalık daha kalabalıktı. Hiç vakit kaybetmeden Juli’den bir başka araca binerek Titicaca Gölü’nün bu kez Peru kıyılarını seyrederek (bol miktarda sazlık ve su kuşları var) iki saat sonra göl kıyısındaki tüm yerleşmelerin en büyüğü olan Puno’ya geldim. Puno, Titicaca ile İnka medeniyetinin başkenti Cusco arasında bir geçiş sahasında yer aldığı için tarih boyunca önemini korumuş eski bir kent. Ayrıca Titicaca Gölü ile en çok bağlantısı olan yerleşim birimi. İspanyollar’ında vakti zamanında çok önem verdikleri kentin merkezi koloni döneminin derin izlerini taşıyor. Öte yandan tüm Latin Amerika’ya dağılmış bir halde yaşayan Keçhua yerlilerinin de esas mekanı burası. Yeri gelmişken biraz Keçhua yerlilerinden bahsedelim: Keçhualar, (Quechua) Güney Amerika‘nın And Dağları eteklerinde kızılderili yerlileriyle yakın akraba olan ve kendi etnik dillerini konuşan bir yerli halk. Bu gün Güney Amerika’da bulunan ve sayıları iyice azalan yerli nüfus içinde belki de en göze batan grup Keçhua yerlileri. Tarih boyunca başlarına gelen bir çok olumsuzluklara rağmen şimdilerde kıtanın bir çok ülkesine dağılmış olsalar bile tarih sahnesinden çekilmemişler. Keçhualar kendi dillerini ‘Runa simi’ olarak adlandırıyorlar. (runa “insan” simi “kelime“) Bu dilin konuşulduğu bölge, Kolombiya‘nın güneyinden başlayarak, Ekvador‘un büyük kısmını da içine alıp, Peru ve Bolivya üzerinden Şili ve Arjantin‘in kuzeyine kadar uzanıyor. Konuşanların büyük bölümü Peru’nun güneyindeki yüksek bölgelerde daha ziyade dağınık bir halde yaşamlarını sürdürmeye çalışıyorlarDiğer ülkelerde ise çoğunlukla yok sayılıyor ve toplumdan kopuk bir halde sarp coğrafyalarda hayata tutunmaya çalışıyorlar. Tüm kıtada keçhua dili tahminen 7 milyondan fazla insan tarafından konuşuluyor. Bu da onu Güney Amerika’nın en çok konuşulan yerli dili haline getiriyor. Kıtada, İspanyolca ve Portekizce’den sonra konuşanların sayısı bakımından üçüncü sırayı alıyor. Keçhua dili İspanyolca’nın yanında Peru ve Bolivya‘nın resmi devlet dili içinde yer alıyor. Güney Amerika’nın bazı büyük üniversitelerinde ise yabancı dil olarak öğretiliyor. Çarşı pazar bir kaç saat Puno’yu dolaştıktan sonra İnka İmparatoru yüce Atahualpa ile olan randevuma geç kalmamak için sosyeteye karışıp yalnızca turistlerin bindiği, yerlilere göre lüks sayılabilecek bir otobüse atlayıp kuzey yollarına düştüm. Dağlar bayırlar aşarak geceyarısı efsanevi İnka İmparatorluğu’nun başkenti Cusco’ya ulaştım. 28 Milyonu aşan nüfusu ve ülkemizin bir buçuk katı büyüklüğündeki Peru’nun resmi başkenti İspanyol generali Pizzaro’nun kurduğu on milyona yakın nüfusu ile kuru bir kalabalıktan öte bir özelliği olmaya Lima olsa da ülkenin turistik başkenti tabi ki Cusco. Kenti gezmek için buraya gelmişseniz yer bulmakta zorlansanız da ne yapıp edip meydanın çevresindeki küçük otellerden birine kapağı atmaya çalışmalısınız. Hele de meydana bakan bir oda bulmuşsanız ne mutlu size. Günün her saatinde ahşap ve süslemeli ağaç işinden yapılmış balkonunuzdan meydanda 24 saat süren kesintisiz hayatı seyretmek mümkün. Deniz seviyesinden 3326 Metre yüksekte bulunan Cusco’ya (Machu Picchu’dan daha yüksek.) İnkalar, ‘Güneşin Kutsal Kenti’ demişler. Ülkedeki tüm yolları birbirine bağladığı için ‘göbek bağı’ anlamına gelen Cusco’yu şahin başlı bir pumanın vücudu şeklinde inşa etmişler. Dinsel ritüellerin ağır bastığı kentin bir çok bölümüne ‘Huaca’ adını verdikleri dini mekanlar ve tapınaklar yapmışlar. Ancak İspanyollar, bunların hepsini ya yıkmışlar ya da kiliseye çevirip halkı da zorla katolik yapmaya kalkmışlar. Şimdilerde ülkede hıristiyanlık çok yaygın olsa da özellikle bu bölgede yaşayan yerlilerde atalarından kalma eski inanışların izlerine hala rastlamak mümkün. Şehri gezmeye ilk olarak Plaza de Armas Meydanı’ndan başlıyorum. Meydanın hemen yanında bir zamanlar İnkalar’ın altın sütunlarla süslediği Güneş Tapınağı’nın yerinde İspanyollar’ın yaptığı Santa Domingo Kilisesi yer alıyor. Tapınağın altınları ise daha o zamanlar gemilere yüklenip çoktan Sevilla’daki hazine depolarına gönderilmiş. Bu büyük yapının dışında başka tapınak ve büyük tarihi binalarda mevcut. Bu arada meydanın dört bir yanında gökkuşağı şeklindeki Cusco bayraklarının asıldığını görüyorum. Halk bir hafta sonraki (28 Temmuz) bağımsızlık gününü kutlamaya hazırlanıyor. Yani Simon Bolivar’ın Pizzaro ile başlayan Peru istilasına 1821’ de son verdiği tarihin yıl dönümünü büyük bir coşkuyla kutlayacakları günün gelmesini bekliyorlar. Meydanın çevresindeki iki katlı küçük binaların alt katları tamamen seyahat acentalarına ayrılmış durumda. Şehrin arka sokaklarını gezmek için meydandan biraz uzaklaştığınızda sırtlarında el dokuması pançoları, kafalarında yuvarlak şapkaları ile İnkalar’ın torunları olan Keçhualı kadın ve çocukların günlük hayatlarını görebilirsiniz. Bazı sokaklar ise hala Akdeniz kültürünün mimari izlerini taşıyor. Koloni döneminde İspanyolların kurduğu mahalleler hiç bozulmadan günümüze kadar gelmiş. Arnavut kaldırımlı sokaklarda yürürken ahşap balkonlu ve cumbalı evleri, farklı desen ve renklerde birer sanat eseri olan kapıları ve o kapıları aralayıp içeri girdiğinizde geniş bir avlusu olan iki üç katlı tarihi konaklar sizi karşılıyor. Bu konakların alt katları şimdilerde birer sanat atölyelerine ve turistik eşya satan dükkanlara dönüştürülmüş durumda. Cusco, Güney Amerika ülkelerine yapacağınız gezi sırasında asla açlık çekmeyeceğiniz nadir kentlerden biri. Şehrin meydanını sarmalayan tüm sokaklarda dönerci de dahil olmak üzere dünyanın her türlü mutfağından örneklerin verildiği restoran ve kafeler yer alıyor. Güneş topraklarındaki ikinci günüm kentin yakın çevresindeki antik kalıntıları ve buralarda yaşayan yerlilerin günlük hayatlarına tanıklık etmekle geçti. Şehirden aldığımız günlük turla bir minibüsü dolduran gezgin arkadaşlarımla birlikte bir hayli komik ve konusuna hakim genç rehberimiz Fredy eşliğinde güneş çocuklarının izlerini sürmeye devam ettik. İlk durağımız Sacred Valley’de bulunan ‘Sacsayhuaman kalıntıları’ oldu. İnkalar için çok önemli olan bu mekan bir pumanın başı şeklinde yapılmış. (kentin geri kalan kısmı ise pumanın gövdesini oluşturacak şekilde tasarlanmış). İkinci durağımız Urubamba Nehri’nin bulunduğu vadinin yamaçlarında yer alan bir lama çiftliği oluyor. Çiftlikte her tür lama yetiştiriliyor. En sevimlileri ise boyları daha küçük olan çoğu beyaz tüylü alpakalar. Çifliğin orta yerinde geleneksel tezgah kurup alpaka yününden halı dokuyan Kechua kadınlarına rastlıyoruz. Burada yaşayanlar geceleri kamış çubuklardan yaptıkları ve üzerini otlarla kapattıkları çadıra benzer küçük evlerde kalıyorlar. Üçüncü durağımız ise Urubamba kıyısında kurulmuş ve hala yerlilerin yaşadığı antik kent Pisak oluyor. Kentin yamacındaki İnkalar’dan kalma yüzlerce teras günümüzde de tarla olarak kullanılıyor. Kechualar bu teraslarda hala patates, mısır ve diğer bitkileri yetiştirerek geçimlerini sağlarken, bir yandan da bu terasları görmeye gelen turistlerden para kazanmak için kurulan büyük bir yerel pazarda her türlü ilginç eşyaları satıyorlar.

Önceki turlardan seçme fotoğraf ve videolar.